
19 Şubat 2009 Perşembe
gözlerini arayan kadın

5 Şubat 2009 Perşembe
yarına kaç var?
-acımadan kanatmakta yarını-
3 Şubat 2009 Salı
bir akşam masalı

iki yürekte tek vuruş gibi sevdan
bire on veren acılar arazisinde
avuç içlerime mutluluk ektim dün gece
düş ağacına ilmek ilmek asıldı bakışlarım
albümden taşan çocuk oldu fotoğraflarım
ve iki yüzün aynada kayboluşunu
ateşe düştü kızıl sancısı aşkın
masmavi bir isyan yandı gözünde
mısra mısra ağladı adımlarım
bir şiir, bir hasret, bir de sen vardın
penceremden sabahları topladım
hayaller koydum kokla diye vazoya
ve seni yazdım kaderin keskin kalemiyle
geleceği meçhul geleceğin satır aralarına
kaldırıp sersefil günlerini dünün
anılar şelalesinin sularına bıraktım
yeni bir son verdim bu hikayeye
gülerek ölmek de varmış desinler diye
iki dramdan bir mutlu son çıkardım
1 Ocak 2009 Perşembe
uzaklar

özlemini bıraktı ellerimde şafak arkası
20 Aralık 2008 Cumartesi
güneşi uyandırmak için...

Yaşamanın tek yaşanılır tarafı, geleceğin bilinmez oluşu mu acaba?
Meçhule doğru giden bir trenin içinde, karşımıza hangi güzel manzaranın ya da hangi karanlık tünelin çıkacağını bilemeden seyahat eden yolcularız hepimiz.. Umudu doğuran da, hayatın bu muammalı yüzü ya zaten.. Bunun içindir ki, hayat bir bekleyiş, umutsa tutunduğumuz dal olur kimi zaman..
Beklemek..
O umut ki, gecenin siyahını delip geçen, tavana dikili bir çift gözün sancısıdır. Yağmurun hışmından pencerenin kuytusuna sığınan güvercini anlayabilmek bazen de..
Değil mi ki, her gece sabaha çıkacak ille de..
Uyanacağımıza emin olmasak, uykuya dalar mıydık hiç gönül rahatlığıyla?.. Uyumak, uyanmayı beklemek olmasaydı eğer?..
Gözümüzü açtığımız her gün, sürprizlerle dolu bir hediye paketini ellerinde tutmak gibidir. En ummadığımız anda değişiverir hayat döngüsü.. Geçtiğimiz dönemeçlerin kaç derecelik açıya sahip olduklarını sonradan fark eder ve hayretlere düşeriz. İnsan olmanın cilvesidir işte bu.. Okuduğumuz bir kitap, izlediğimiz bir film, gezdiğimiz bir yer.. fark ettirmeden usulca dokundurur sihirli değneğini..
ve bazen de bir insan..
100 yıllık uykudan uyandırma kudretine sahip insan.. Belki de odur, gizliden gizliye beklediğimiz
Belkide umut denilen şey, hayatın alnına "olabilir" sözcüğünü dayamaktır.. ya da "zor" ile "imkansız" arasındaki 7 farkı bulabilmek belkide.. Olamaz mı?.. Olabilir.
* * * * *
Dünsüzlük.. Bugünsüzlük.. Yarınsızlık..
Bir tercih hakkım olsa hangisini seçerdim?
Anılarımın yağmalanmasına göz yumabilir miyim? Kabuk bağlayan ama hala içten içe kanayan yaraların acısına rağmen..
Ya bugün?.. "Hayat bir gün, o gün de bugün" ise dedikleri gibi.. Sormaz mı "bugün": "Keşkeleri hayatın bağrından söküp atabilmek için ne yapıyorsun ey insanoğlu?!.. Kendine bile güvenin olmadığı için cesaretini hapsetmekten başka?.." Hakkını alamamış yanıtsız bir soru gibi iner üstümüze bazen bugün..
Yarınlar.. Uyanacağımız sabahlar, uyandıracağımız güneşler var daha, sayısını bilmediğimiz.. Kuşlara soruyor ya hani şarkıda:"ya umutlar biterse?"..
Düşünce, umuttur oysa..
Dünyan dört duvar da olsa, hayal ülkesinin denizlerinde yelken açabilmek de var mavilere.. Bir martı olup kanat çırpabilmek de var özgürlüğe.. Umudun yitişi, "kırmızı yanıyor artık.. dursana ey zaman!" demekten başka birşey bırakmaz ki geriye.. ve bazen de düşünür insan.. Hayattan kesemediğin umut, seni kesebilir mi bir gün hayattan? Ne derece büyükse umudun, hayal kırıklığın o kadar yakıcı mı acaba?
Yaşamak..
Sevdasına kar yağarken türkü gibi yaşamak.. Bahar gelsin diye kışlara bürünmek.. Kış dirençtir. Uyanmaya yattığı uykusudur doğanın.. Bakarsın bir Nisan sabahı ellerin değer yine gökyüzüne.. Neden olmasın?
* * * * *
2 0 0 9 . . .
heybendeki gözyaşlarını geldiğin yerde bırak..
umut taşı, ışık getir hepimiz için..
getir ki;
yansın gökyüzünde meşaleleri sevdanın..
güneşi her sabah biz uyandıralım..
17 Aralık 2008 Çarşamba
sessiz çakıl taşları

gerçeğin değilim ki
yalanlar gerçekte saklıdır
rüyalarsa asla yalan söylemez
ve geçmiş en tatlı rüyadır insan için
yalnızca dinle bugün..
bir ipe dizip sana dair kelimeleri
kolye diye taktım bugün boynuma
ve meçhulden atılmış bir zarfın içinde
tek bir geceni çalmaya geldik:
geçtiğimiz zaman ve ben
ayrı pencerelerden aynı yola baktığımız günlerin sesiyle geldik kapına
uykunun sevdaya yenik düştüğü gecelerdi
gecesi sabahından aydınlık zamanlardı hani
bir gülüşte akdeniz yaptığımız iklimleri
tek nefeslik duraklarda açan çiçekleri
vazgeçtiğimiz bütün sözleri
-bir ah desen yetecekti
sen başkaydın hani
aşk o zaman aşktı ancak
aşk için ölmeliydi
sevdasına hazan düşmüş sokakların çaresizliğini
bir kuytuda felç olmuş bütün yeminlerimizi
sen uyurken ayışığının yıkadığı pencereni getirdim bir de
dalgalı siyah bir hasretti saçlarında zaman
küçük bir kır papatyasına sormuştum da
senin beni sevdiğini söylemişti
inan hiçbir yalan bu kadar tatlı değildi
ve ahı tuttu o papatyanın
koparken senin toprağından
bu kadar canımın yanacağı
hiç aklıma gelmemişti
çocukça bir şakaydı da hayat
bir gün çakıl taşları doldurmuştum avuçlarıma
adını yazmıştım bir kalp içinde yola
seni görünce köşebaşında
kaçıp saklanmıştım duvarın arkasına
o duvar ki dili olsa da konuşsa..
sahi görmüş müydün?
gülmüş müydün acaba?
çakıl taşları da yok artık
şimdi göçüklerim var ceplerimde
yazamadığım adın var bir de
ve ben
sararmış bir zarfın içinde
ölü çakıl taşlarının sessizliğinde
kurşuni bir bakışa dizdim bu gece
bütün bildiklerimi
15 Aralık 2008 Pazartesi
şarkılarda yaşar aşkların en divanesi..

Henüz küçük yaşlardayken keşfettiğim ve hala sürdürdüğüm bir oyunu oynuyorum. İçinde bulunduğum ana uygun bir şarkı sözü yakalamak. Esasında, şarkılar mı hayattan çıkıyor, yoksa hayat mı şarkılardan?.. Bu paradoksu çözmesi zor.. Arayıp bulduklarım değil onlar.. Gelip beni bulan şarkılar..
Gülünce dudakların
Bir kırmızı güle benzerdi
Ben dudaklarını
Sense gülleri severdin
Benimkisi daha ziyade "iki şarkı arası yaşamak" gibi bir şey aslında.. Hayatı şarkı sözlerinde, melodilerde adımlamak.. Do diyezlerde, re bemollerde hayatın matematiksel ritmine dokunmak.. 8-4-2-1 vuruşluk tellerde parmakların kendi yolunu bulması.. Sesler.. Orada öylece durup, keşfedilmeyi, bir melodiye dönüştürülmeyi bekleyen saklı bir dünya..
Ritm.. Müzik.. Dans.. Aşk!
ve tango..
Seni sevmem de haksız
Sevdim demem de haksız
Fakat ne çok insafsız simsiyah bakışların
Bir ılık gece gibi simsiyah bakışların
Aşk dolu rüya gibi simsiyah bakışların
O ne bakışlar öyle
Taş mı olsaydım söyle
Beni çıldırtan böyle simsiyah bakışların
Deli ettin beni sen
Senin oldum artık ben
Bayram etsin o gülen simsiyah bakışların
Bazen de hiç bilmediğin, hiç duymadığın bir dilde söylenen yanık bir ezgi, seni alıp başka diyarlara götürür. O toprakların acılarını, sevdalarını, kayıplarını haykırır sana.. Notalar ağlar mı?.. Ağlayabilir, seni de ortak ederek gözyaşlarına..
"Sa o Roma, babo babo, Eeee...
Erdelezi, Erdelezi.
Sa o Roma Daje"
Çocukluğunun hıdırellezlerine gidersin birden. Başka bir coğrafyada, "erdelezi" olmuş senin hıdırellezin.. ve bir genç kızın ağıdında özlemle dolar için.. Ezgiler, dünyanın neresine giderse gitsin, hiç değişmeyecek şeyler olduğunu öğretir insan için..
"Gelsin hayat bildiği gibi gelsin,
Unuttum bildiğimi doğarken,
Umudum ölmeden hatırlamak "

