30 Eylül 2008 Salı

farz-ı masal



Sen gittin gideli içimde öyle bir sızı var ki yalnız sen anlarsın
Sen şimdi uzakta cennette meleklerle bizi düşler ağlarsın
Bu gün bayram erken kalkın çocuklar giyelim en güzel giysileri
Elimizde taze kır çiçekleri üzmeyelim bugün annemizi
Sen yaz geceleri yıldızlar içinde ara sıra bize göz kırparsın
Sen soğuk günlerde kalbimi ısıtan en sıcak anısın
Bu gün bayram erken kalkın çocuklar giyelim en güzel giysileri
Elimizde taze kır çiçekleri üzmeyelim bugün annemizi
Bu gün bayram çabuk olun çocuklar annemiz bugün bizi bekler
Bayramda hüzünlenir melekler gönül alır bu güzel çiçekler
...
Bugün bayram.. 20 yıl öncesinin bayram sabahını hatırlıyorum.
Sanki belli belirsiz bir rüya gibi..
Yarı silik, yarı net görüntüler canlanıyor belleğimde..
Bir zamanlar "baba ocağı" olan evde,
tüm kardeş ve kardeş çocukları arife gününden toplanmış..
Çocuklar sabah erkenden kalkmış.
Radyoda sürekli sevgili Barış Manço'nun şarkısı çalıyor ardı ardına..
"Bugün bayram.. üzmeyelim bugün annemizi.."
En çok da şarkının bu kısmı dokunuyor bana..
Sebebini o zamanlar idrak edemediğim bir biçimde..
Sanki annelerin kaderinde hergün üzülmek varmış da,
üzmeme konusundaki hassasiyet sadece bayrama özelmişcesine..
Fırfırlı elbisem, rugan ayakkabılarım ve yanlardan iki atkuyruğu yapılmış saçlarımla
bayramı karşılamaya hazırlanıyorum.
Bayram ritüelleri ardı ardına sıralanacak birazdan..
Önce büyüklerin elleri öpülüp harçlıklar alınacak,
ardından ev ahalisinin çocuk taifesi, el ele tutuşup şeker toplamaya gidecek..
Eve gelir gelmez de toplanan şekerler dökülüp bir bir sayılacak.
Kimin şekeri daha fazlaysa övünç kaynağı yapılacak..
Yaşamadan anlamak mümkün mü bazı şeyleri?..
Bayramın tatille özdeş edilmediği günlerin tadını,
bugünün çocukları asla anlamayacaklar..
Bir zamanlar "bayram sevinci" diye bir duygunun var olduğunu da..
O duygunun hangi başı bozuk vedalara kurban edildiğini
hiç kimse hatırlamayacak belki..
Şimdiki bayramlardan geriye ne kalacak acaba?..
Sadece acımtrak bir bitter çikolata tadı mı?
..........
hayat bayram olsun
hiçbir zaman değil
her zaman
her nefes alışımız
bir bayram havası taşısın
bari bugün üzülmesin anneler
herkesin bayramı
kutlu olsun

26 Eylül 2008 Cuma

yin&yang




Çinliler'in yaratıcı zekalarının bir ürünü olarak, dünyanın başına musallat ettiği onlarca şeyden biri olan Yin&Yang felsefesi,

"Tanrı evreni karşıtlıklar üzerine yaratmıştır. Güneş ve Ay ile sembolize edilen bu karşıtlıklar arasında bir denge mevcuttur. Yin enerjisi alıcı, dingin ve pasif, Yang enerjisi ise etken, hareketli ve aktiftir. Birisi ötekisi olmadan var olamaz. Mutlak iyilik de, mutlak kötülük de yoktur. İyiliğin içinde kötülük, kötülüğün içinde de iyilik mevcuttur." der özetle...

..ve Yin ile Yang'ın simgelendirdiği şeyler şöyle örneklendirilir:

Yin:Karanlık, ölüm, gece, negatif, soğuk, kadın, pasif, yumuşak, kış vs.

Yang:Işık (aydınlık), yaşam, gündüz, pozitif, sıcak, erkek, aktif, sert, yaz vs.

Yin&Yang ile ilgili en eski bilgilerimi yokladığımda, bu felsefenin, bir daire içinde kıvrımlanarak iç içe geçmiş, birbirlerini nokta şeklinde içlerinde taşıyan siyah ve beyaz simgesiyle, ilk kez lise yıllarında bir kolye biçimi olarak karşılaştığımı hatırlıyorum. Görür görmez ilgimi çekmişti. Uzakdoğu Felsefesi'nden, Tai Chi'den Feng Shui'den falan pek fazla anladığımı söyleyemem ama, Yin ve Yang felsefesinin anlattıklarının gerçeklik payı taşıdığına inanırım. Herşey zıttıyla birlikte yaratılmıştır ve birbirinin içinde az miktarda da olsa varlığını sürdürmektedir. Zıt olan şeylerin birbirini bütünlediği gibi, fizik kuralları gereği birbirini çektiğine de inanırım. Tanrı siyahın karşısına beyazı, iyinin karşısına kötüyü, gündüzün karşısına geceyi koyarken, erkeğin karşısına da kadını koymuş. Her insanda gizliden gizliye kendisinin karşıtı olanı arama dürtüsü bulunmaktadır aslında. Ya da karşıtıyla bütünleşme isteği..

Bugün dünya gündemini meşgul eden CERN Projesi'nin bir amacı da, evrenin yaradılış sırlarından biri olan karşı maddeye ulaşabilmek. Dan Brown'ın Melekler ve Şeytanlar adlı kitabında da bu maddeyi ele geçirmek için türlü plan ve eylemler yapan kötüniyetli insanlardan söz edilmekteydi. Jules Verne'in "Ay'a Seyahat" adlı kitabı, bir zamanların bilim-kurgu türündeki yapıtı iken, nasıl ki kurgusu gidip, sadece bilimi kalmış ise, Melekler ve Şeytanlar'ın da kurgu olmaktan çıkacağı o kadar kuvvetle muhtemel görünüyor.

Bilimadamları, karşı madde sayesinde yakın bir gelecekte ışınlanmanın mümkün olacağını söylüyorlar. Geçmişten bir replik geliyor insanın aklına ister istemez: "Işınla beni Scoti..." :) Bu durumda petrol, doğalgaz, uranyum gibi kaynaklar bir yana bırakılıp, zaten savaş açmak, öldürmek üstüne kurgulanan ve bu uğurda herşeyi bahane edebilen sözümona dünya devleri, bu kez de karşı maddeyi ele geçirmek ve dünyanın, hatta evrenin hakimi olmak uğruna savaşlara girebilirler belki, kimbilir..

İnsanoğlu beyninin kaçta kaçını kullanıyor, kaçta kaçı daha kullanılabilip nelere yol açacak bilinmez ama, teknolojik ilerlemelerin korkutuculuğu karşısında "dur" diyesi geliyor bazen insanın.. Yaradılışın sırlarına nail olmak ve bu uğurda çaba göstermek ne kadar kutsal bir vazife ise de, diğer yandan dünyaya mutlu olmak için geldiğimizi, yaşam hakkının kutsallığını, birilerinin, tanrıymışcasına, bu dünya onların zalim hükümranlığına mahkummuşcasına, bir diğerlerini tahakküm altına almaya çalışmalarının saçmalığını düşününce, tüm bu gelişmeler insanlığın lehine mi, aleyhine mi karar veremiyor insan.. Hizmetimize sunulan her kolaylık, bir güzelliği yok ederek, onun yerine geçerek geliyor sanki üstelik..

"Bayram gelmiş neyime.." diye bir türkümüz vardı bizim değil mi?... Nerden aklıma geliverdiyse?... :)

23 Eylül 2008 Salı

geçiş

Bu sabah paslı bir güne uyandım. İnsanın üzerine yapışan bir grilik, bir pas tadı vardı havada.. Nem desem nem değil, gam desem gam değil. Bulutlar da kararsız ne yapacağına.. Ben de.. Uzun zamandır ilk defa, yağmurun altında şemsiyesiz kalmak korkuttu beni.. Islanmaktan korktum. Her mevsimin yağmuru bir değil.. İlkbaharda umut serper gökyüzü.. Sonbaharda hüzün.. Yağmur aynı yağmur belki ama, tadı farklı.. Gökyüzü mavi değil de başka bir renk olsaydı nasıl olurdu acaba?.. Yeşil, sarı, kırmızı, mor, rengarenk bir gökyüzü.. Hani derler ya, su şeffaf olduğu halde, göller, denizler, okyanuslar neden mavidir ? Gökyüzünün mavisinin yansımasıymış sadece.. Peki gökyüzü neden mavi?.. Bilimsel bir açıklaması vardır elbet.. Ya da üzerinde durulmaması gereken tesadüflerden biridir yalnızca..


Böyle havalarda sonsuz bir uyuma isteği duyuyorum bazen.. Yani sonsuza dek uyumak.. Üzerime bir ağırlık, bir üşengeçlik çöküyor. Mevsim değişikliklerine adapte olmakta güçlük çekiyorum. Esasında bunu da şuna bağlıyorum.. Eskiden "bahar" diye bir mevsim vardı. Şimdi sadece adı kaldı baharın.. "İlk" ve "Son" sıfatları bir de başında.. İşte bu bahar mevsimi, insan doğasını da, kainatı da mevsim geçişlerine hazırlıyordu. Kendi kendini programlıyordu organizmalar, gözle görülmeyen bir hazırlığa koyuluyordu. Ama şimdi dengesi alt üst olmuş tabiat, kıştan direkt yaza, yazdan da direkt kışa geçiyor. Birkaç hafta önce tişörtlerle yanarken, şimdi kabanla donuyoruz. Mevsimlik kıyafetleri giymek bir türlü kısmet olmuyor zaten..

İşte böyle..

....
Bir bankta oturup saatlerce yerdeki sarı-turuncu yaprakları seyretmek istiyorum. Kimse bana dokunmasın, kimse kaldırmasın yerimden.. Bir tuhaflık var üstümde son zaman.. Bir geçiş dönemi mi ömrün acaba?.. Daha önce hiç aklıma gelmedik soruları soruyorum kendime.. Cevaplarını bulamıyorum çoğu zaman.. Bir ben miyim acaba?.. Herkes kendi yalnızlığında savunmasız mı bu kadar?

Ne çok şey gizli kalıyor hayatta.. Derin olduğu derece saklı oluyor bazı sözler.. Sessizlik değil, sözsüzlük oluyor iki nefes arası.. Suskunluk oluyor kabul ediş mesafelerinde.. Yokluk değil ama.. Vardan yok olmak kolay değil o kadar.. Söylen(e)memiş sözlerin ağırlığı çöküyor söylenenlere.. İç çekiş salisesinde insan kendisiyle karşılaşıyor bazen de.. İlk defa görmüşcesine..

Baharlar da geçer kendi döngüsünde.. Sebepsiz ağlayışlara gark ederek gökyüzünü.. göz yüzünü.. Belki bir "hatırlama" anıdır durulan.. Kıştan ya da yazdan kalma değil.. Bugünde geçirdiğin bir aldanış.. "ne değişirdi?/hiçbir şey".. cümlesine gider eller.. Bilinmezliğin cazibesi ve korkusu eşliğinde.. Çok uzaktan gelir ses.. Ses olduğunu duyarsın sadece.. Ne dediğini asla anlayamazsın.. Tanıdık bir tadı algılarsın sadece.. Adını hatırlarsın bir de..



Kente yalnızlık gelirdi sen uyuyunca
Yüzümde mevsim değişirdi uyandığında
Bilmezdin gizliden seni sevdiğimi
Aşkın içimde solardı adın Bahar'dı

Eteğini koştururdun sokağımızda
Sokak sus pus olur sana bakardı
Bilmezdin gizliden izlediğimi
Gözlerim gözlerinden korkardı
Hatırlıyorum adın Bahar’dı
Sokakta bir bayramdı durakta bekleyişin
Sanki sonsuz bir ayrılıktı okula gidişin
Bilmezdin her sabah seni yolcu ettiğimi
Yüreğim yol boyu ardından ağlardı
Hatırlıyorum adın Bahar’dı.
Yılmaz Erdoğan

21 Eylül 2008 Pazar

yazar, ne yazar ne yazamaz..

Yıllar ve de yıllar önceydi. Hayalimde, büyümüş, adam (pardon kadın:)) olmuş bir ben vardı. Bir masanın başında, gözlüklerim burnumun ucuna düşmüş, ellerim daktilonun üzerinde makineli tüfek gibi bir sağa, bir sola gidip geliyordu. Bilmem kaçıncı romanımı bitirmeye uğraşıyordum kuvvetle muhtemel.. Yani hayaldeki mütevazilik o derece ki, roman değil, romanlar ve hatta seri romanlar yazacak mertebeye erişmişim. Peh!.. :) Yazı yazma aracının daktilo olarak kurgulanmış olması da, içinde yaşadığımız zaman dilimi itibariyle komik kaçıyor tabi.. Kim derdi ki günün birinde internet denilen meret icad olacak ve bendeniz hayalimdeki yazardan biraz daha genç yaşlarda, yazar olarak değil ama "yazan" olarak bu dünyada bulunacağım. Evet yazan olarak.. Yani ordan burdan, kıyıdan köşeden, hayata dair bir şeyler karalayan bir şahıs.. Hayali yazarlık kariyerim açısından geldiğim nokta bu ne yazık ki.. ve planlarla kıyaslandığında tam bir fiyasko..:)

Konu ben değildim aslında.. O yüzden hayaller ve acı gerçekler kısmını geçsem iyi olacak.. Demek istediğim o ki, yazarlık gerçekten yetenek işi.. Öğrenilmiyor ve öğretilmiyor. Bir okulu falan da yok bunun.. Hatta bir insan yazı yazmaya yetenekliyse, işi gücü bırakıp, tüm mesaisini bu işe ayırmalı bence.. Yani başlı başına bir meslek olmalı yazarlık.. Gerçi belli bir noktayı aştıktan sonra, gerçek mesleği ne olursa olsun, "yazar" olarak niteleniyor insan.. ve o sıfat ömrü billah kalıyor üstünde, o da ayrı bir konu..

Bana göre bir yazar, aşağıdaki vasıflardan en az bir ya da birkaçına sahip kişidir.

-İyi bir gözlemci

-Hayal dünyası sıradan insanlarınkinden farklı

-Olayları kurgularken mantık örgüsünün dışına çıkmayacak kadar asgari zeka seviyesine sahip

-Mizah duygusu gelişmiş

-İçinde yaşadığı toplumun sorunlarına duyarsız ol(a)mayan

-Aynı zamanda evrensel meselelere de yabancı kal(a)mayan

-İnsan doğasını iyi tanıyan

-Yaratıcı (Olmalı ki, tıpkı ilahi kudretin 'kader' senaryosuyla bizim için yarattığı sürprizler gibi, kendi yarattığı karakterler için akla hayale gelmedik sürprizler kurgulayabilmeli..)

-Toplumda tabu olarak kabul edilmiş meseleleri dile getirmekten çekinmeyen

-Tarih bilincine sahip

-vs...

...


Sadece ilk etapta aklıma gelenleri sıraladım. Bu listeyi uzatmak mümkün elbette.. Yani kısacası, bizim gördüğümüzden başka şeyleri görebilen, duyabilen, hissedebilen özel insanlardır yazarlar.. Aynı dünyada yaşayıp, aynı havayı soluyor olsak da, onların dış dünyadan bağımsız, kendilerine ait başka bir dünyaları vardır. Yaptıkları bir hayata getirme işidir. Doğum gibi sancılı bir süreçtir. Kimi zaman uykuları kaçıran, yere göğe sığdıramayan bir eylemdir.

Yazarın bir karakteri var edebilmesi, onun gibi düşünüp, onun gibi hissedebilmesi için, zaman zaman kendisi olmaktan çıkıp, o karaktere büründüğünü ve o karakterle empati kurarak, olaylar karşısında vereceği tepkiyi kestirmeye çalıştığını düşünürüm. Aslında karakterler de, olaylar da bizzat hayatın içinden fışkırmışlardır. Her yazar ister istemez kendi hayatından ve şahit olduğu hayatlardan izleri eserine taşır. Bu yüzden çoğu okurda bazen, "acaba burada yazar kendisini mi anlatıyor?" gibi sorular ya da " aa! sanki beni anlatmış" gibi hayret nidaları yükselir. Çünkü, okuduğumuz şeyin mayası insan, hamuru ise hayattır. Karşımıza geçip, tuttuğu aynada kendimizi görmemizi sağlayan, ve hatta algılarımızın dışına çıkarak, farklı boyutları da algılayabilmemize yardımcı olan, 4 boyutlu bir yaşam insanıdır yazar.. Her birimizin aslında bizzat içinde olduğu, düşündüğü, üzüldüğü, sevindiği şeyleri, ortak bir dil geliştirip anlatabilendir.

İşte tüm bu gerekçelerden ötürü, yazar herşeyi yazabilmeli.. Hatta "yazan" da yazabilmeli.. Konuşulmadık, yazılmadık hiçbir şey kalmamalı bu dünyada.. Yazı düşüncedir.. duygudur.. sözdür.. Ne duyguya, ne düşünceye, ne söze, ne de yazıya gem vurulamaz.

eylül akşamı


Hiçbir neden yokken, ya da biz bilmezken
Tepemiz atmış ve konuşmuşuzdur
Onca neden varken ve tam sırası gelmişken
Hiçbirşey yapmamış ve susmuşuzdur.

Aynı Anda aynı sessiz geceye doğru
"İçim sıkılıyor" demişizdir.
Aynı sabaha uyanırken kimbilir,
Aynı düşü görmüşüzdür.

Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında
Belki benim kağıt param,
Bir şekilde, döne dolaşa
Senin cebine girmiştir.
Belki aynı posta kutusuna,
Değişik zamanlarda da olsa
Birkaç mektup atmışızdır.
Ayın karpuz dilimi gibi batışını
İzlemişizdir deniz kıyısında.
Aynı köşeye oturmuşuzdur Köhne'de,
Belki de birkaç gün arayla.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında
Bostancı dolmuş kuyruğunda,
Sen başta ben en sonda
Öylece beklemişizdir.
Sabah 7:30 vapuruna
Sen koşa koşa yetişirken,
Ben yürüdüğümden kaçırmışımdır.
Aynı anda başka insanlara
"Seni seviyorum" demişizdir.
Mutlak güven duygusuyla başımızı
Başka omuzlara dayamışızdır.
Olamaz mı? Olabilir.
Onca yıl, sen burada
Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında

Bülent Ortaçgil






19 Eylül 2008 Cuma

sultan-ı yegah


..."Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
Çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
Su yasak rüzgar yasak açık kapılar yasak
Belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın"

Attila İlhan





Şimdi bir tutsaklık ezgisiyle açılır sayfaları kitabın
Orada belli ki kuşluk vakti zamanlar yaşanmakta
Gözlerin bir balıkçının oltasına takılmış
Tüm gecelerin sabaha kavuşmakta

Hiç geçtin mi Galata Köprüsü'nden bu aralar?
Vurarak hüzün senfonilerini sırtına
Ve aklından silinmiş bir fotoğrafla
Benim için baktın mı hiç Boğaz'a?..

Uyandırma mavileri, huzurla yatsın
Birazdan çingeneler çiçek dizer tezgaha
Sepetteki mahsun gözlü sardunyanın
Alırım kokusunu buralardan bir kez daha

Bir telaşı sürükler gibi yorgun adımların
Yürüdükçe mısra boyu ömrüm solmakta
Aynı rengin tonlarında dört mevsim
Aklı karışık bir iklimi yalpalamakta

Hesab edemedim kaç gün gitti ömrümden
Bir başka hava çalar soluğumuz bakarsın
Bir köprünün iki ucunda sallanırsa bakışlarımız
Biter ay batarken saltanatı,
sultan-ı yegah'ın......

17 Eylül 2008 Çarşamba

soytarı




..ve eylül de geçer tabi

ağaçların göz yaprakları dökülür tek tek



merhaba'nın içinde elveda'nın acısı
baharın son oluşunda değil hüzün
yazın gidişinde saklı..
bir deli masalı biliyorum,
ama söylemem..
adı bende saklı..

-bu son fasıl mı ey ömrüm?
...........

-ve soytarı yüzünü duvara döndü- ağlamaklı bir hali vardı/ güldü.

-kral'ın soytarısı olmanın, kral olmaktan daha zor oluşu, komik değil miydi?

-içinden başladı saymaya :


bu hayat bir bardak su gibi kafaya dikip bitirilmez ki
yudum yudum içmek gerek
her günle yeniden doğup, akşamına ölerek
tüm randevuları iptal edip
kendinle buluşman gerek

"gideceğin yere kadar ben götüreyim seni hayat"

sen kral ol, ben soytarın
güldüreyim seni çatlayana kadar
saltanatın sona erdiğinde
ben gitmiş olacağım
merak etme gerisini
ben nasılsa biliyorum
gideceğim yeri







12 Eylül 2008 Cuma

ev



duvarların üstüne duvarlar ördüler
tuğla üstüne tuğla koydular
dört duvar arası odalar kurdular
ev, ev olsun diye
insan koydular içine
insancıklar güldü ağladı
baca çizdiler dumanı tüten
koyu zikzaklardan merdiven kurdular göğe
sesleri havaya karıştı insancıkların
toprağın suyu dolaştı damarlarında
damarları toprağa karıştı
devirler gördüler, devirler devirdiler
zalimden alim, alimden zalim verdiler
kelimelerden putlar yaptılar kendilerine
putlardan kelimeleri yıktılar
öldüler, doğdular, yeniden öldüler
bahçesinde ağaçlar, ağaçlarında kuşlar yeşerdi
kuşburnu çiçek açtı her bahar
şikayetini duyan olmadı
salıncaklar vardı asılı dut ağacına
zamanın sarkacında sallandı çocuklar
fuşya beyaz ve lacivert..
her yaz balkonda sarmaşık
sarmaşık serçeye aşık
serçe bir konar bir kaçar
zehiri içinde sarmaşığın renk renk
aşklar kondu insancıkların burnuna
vefasız aşıklar aşkları öldürdüler
ölüm oldu içinde insancıkların
dışarısı düğün bayram yeriydi
başları dönük kıbleye matem ettiler
gözlerine mezar taşı diktiler
salıncağın koptu ipleri
zamana yenik düştü devirler
hayvanlar da ölüydü artık
insancıklar isim bıraktı devirlerden hatıra
güneş vurdu taş merdivenlerine evin
dökülmüş gözyaşlarını kuruttu
ruhlar geldi alemlerden o eve
yaşıyor sanarak bir umutla
ağlarını almak için örümceklerin
ama ev de ölüydü artık
ruhu çıkmıştı duvarlarından
üflesen yıkılacaktı
ölüler bile terk etti sonunda
orada dimdik çatısını eğmeden yere
yıllarca bekleyecek belli ki
bir greyder boynunu koparana dek
gelsin diye eskinin yerine yenisi

10 Eylül 2008 Çarşamba

nida




"Eger kış, 'baharı yüreğimde saklıyorum' deseydi, ona kim inanırdı?"..
demiş Halil Cibran..

İçimden bir süredir şöyle bir ses yankılanmakta benim de:

"Her doğru, yanlış olma ihtimalini bünyesinde saklar.. "

Ama buna kim inanır?.. Orası meçhul elbette..

Herkesin kendince doğruları var bu hayatta.. Tecrübelerle, öğretilerle ve hatta yüklenimlerle edinilmiş doğrular.. Çoğu zaman o doğruların örtüşmemesinden "çatışma"lar meydana çıkıyor. Toplumda, ailede... vs.. ve o çatışmalardan da bir denge kuruluyor. Herkes muhatabına kendi doğrusunun doğruluğunu kabullendirme derdinde.. Hal böyle olunca, herkesin doğrusu en doğru, başkasının yanlışı ise en yanlış, bizim anlayacağımız.

İnsan kendine sürgün biraz ya hani.. O sürgün aslında yabancılaşmadan kaynaklı gibi sanki.. Topluma, hayata ve en nihayetinde insan kendi kendine yabancı olabilir kimi zaman.. Hatta içindeki iki yarısından biri diğerine ıramış insan, çelişkilerin ortasında çare aramaktadır kendine..

Mesafe yakınlığı itibarıyla, en iyi kendi iç denge ve dengesizliklerimi gördüğümden veçhile, yine kendimden örnek vermem gerekirse, bir gün "ak" dediğimin, ertesi gün "kara" olduğunu düşündüğüm olmuştur. Her zaman değil tabi.. Yani o derece değil dengesizlik.. :) Bazen de yüreğimin doğrularıyla, aklımın doğruları örtüşmez. İşte en fenası da budur aslında.. Demek ki birey kendi içinde bile çatışma halinde.. ve o çatışmalardan bir iç denge kurup, kendi "ben"ini yaratma derdinde..

Söz buradayken bir "es" verip, hayatımda çok önemli bir yer eden ve kendisini her aklıma geldiğinde saygı ve sevgiyle andığım edebiyat öğretmenimin kulaklarını çınlatmadan geçemeyeceğim. Şahiyan hocam!.. Ne öğretmenler gelip geçti, isimleri silinerek hafızadan ne yazık ki.. Ama bize ders vermekten ziyade, günün birinde bizi bekleyen "olgun insan" olmanın evrensel sıkıntıları ile başa çıkma yollarına ilişkin formüller vermeye çalışan o muhteşem insanı hayat hep hatırlattı. Her zaman derdi ki bize; "Çocuklar, hayatta huzur ve mutluluğun anahtarı, akıl ve kalbi dengede tutabilmek, eşit ağırlıkta çalıştırabilmektir. Seçimlerinizde hem mantığınıza, hem duygularınıza kulak verin. Birinin "evet" dediğine, diğeri "hayır" diyorsa, orada mutlaka bir sıkıntı vardır.. ve o sıkıntı eninde sonunda sizin karşınıza dikilir."

Ne kadar haklıymışsın canım hocam!.. İnsanın içinden, susturulması imkansız türlü türlü nidalar yükseliyormuş kimi zaman.. Her biri birbirinden bağımsız.. Tıpkı atari salonlarında oynanan o komik oyun gibi.. Hani kafalar yükselir, sen onlara vurursun, daha vuramadan birine, bir diğeri çıkar başka bir delikten.. İnsan psikolojisi öylesine karmaşık ki; bir sesi sustursan, ötekisi patlak veriyor. Ah Şahiyan hocam, ah!!.. İmtihanlarda ders kitabını kullanmayı serbest bırakırdın ya hep.. Yani ömrü hayatımda gördüğüm, kopya çekmenin legal olduğu tek ders senin dersindi. Belki ondandır edebiyatı bunca sevmem.. "Bunlar önemli değil çocuklar.." deyişin geliyor aklıma.. Değilmiş gerçekten.. Öyle zor imtihanlardan geçiyor ki insan, öyle açıp bakabileceği bir kitap falan da yok..

HAYATIN KULLANMA KILAVUZU YOK..

Sen de yoksun.. O sıcacık gülümsemen ve huzur veren sesin de yok..

Tek rehberim geçmişimden getirdiğim doğrularım.. Yarınım ise etkisiz eleman onların üzerinde.. Yürek doğrularım.. Akıl doğrularım.. Birbiriyle çelişen doğrularım.. Dünyayla çelişen doğrularım.. Bir de hepsi yetmez gibi "yanlışlık ihtimalini bünyesinde saklayan" doğrularım..
Öyle kimi zamanlarda, herşeyi tepetaklak edesim gelmiyor değil hani.. Tüm doğruları yanlışa, yanlışları doğruya çevirmek istiyorum.. "Amaann boşver diyorum" sonra da, (böyle anlarda, ağaca tutunmuş dururken, "dünyayı kurtarıcam!!" diye nara atarak koşan, sonra da "amaan boşver, kim uğraşıcak şimdi" diye dönüp tekrar aynı pozisyonu alan "deli cevat" karikatürüne benzetirim kendimi hep) ..boşver, çünkü zaten tepetaklak bu dünya.. Kim bilir ki, kimin doğrusu kime yanlış.. Bana mı kalmış düzeltmek, bu dümeni bozuk yandan çarklı gemiyi..
Hakikaten, ne zormuş insan olmak!

İnsan olmak, hatalarla el ele yürümekmiş.. Korkmak da yersizmiş bazen hata yapmaktan..

Bize o şifreleri sunarken sen, allah bilir içinden kendi hatalarına gülüyordun değil mi hocam?... Ondandı belki gözlerinden insanın içine akan o sıcacık tebessüm.. :))




9 Eylül 2008 Salı

kadınakıllı

ayının 62 türküsü varmış..
62 si de armut üstüne..
benimki de biraz o hesap...
yazıyorum çiziyorum..
ya aşk meşk üstüne..
ya da en alakasız mevzuda bile,
bi yolunu bulup ucundan köşesinden dokundurmalar..

henüz karar veremedim ama..
ayı mıyım
yoksa
armut mu?

adamakıllı yazsam olmaz mı?
yok ama....

küçükken çok fena elektrik çarpmıştı da,
havada 6 takla atmıştım..
ben diyorum ki,
o esnada yandı devrelerin bi kısmı.. :)

6 Eylül 2008 Cumartesi

yanılgı


Günlerim mi çektiğim tespih misali avuçlarımda..

Yoksa vefasız trenler mi geçiyor tahayyülümden?

Sen misin yoksa geçip giden ömrümden?

Dilek tutamadan kayan yıldız gibi geceden..

Oysa yolcusu bile değilim ki bu istasyonun..

Dilsiz bir banktan farksız şuracıkta duruşum..

Ağırlaşıyor kucağımda işaretlerden alfabem..

Bir beklediğim de yok gelmesi gereken..

Kapıları tümden kapanmış yüzüme o trenlerin..

Üstelik sadece gidiş yönüne kesilmiş biletin..

Ayazı üşütüyor dallarımı bu acımasız gidişin..

Bir de hüzün kumaşından dikili rengi soluk entarim

Her tren geçermiş kapkaranlık tünelden

Zaman geçmez olurmuş tren geçerken

Ne diye karaya boyamışlar ki tünelin içini

Karayı sadece bir renk sanmış olmalılar

Gözlerini görmemişler ki..



"iki tren rayı gibiyiz aynı tren yolunun,

yakın olması neyi değiştirir ki son istasyonun??"

4 Eylül 2008 Perşembe

kırmızı'nın türküsü




gelinliğim kırmızı olsun..

ve öldüğümde,

kan kırmızısı bir kefene sarsınlar beni..

sarsınlar ki;

"kor bir alev gibi düştü hayatın içine,

gül kırmızı bir düşün içinden"

desinler..

"gözyaşı" bilsinler adını sebebimin..

bir dumanı çektiğimi içime,

kimsecikler bilmesinler..

iç gıcırtıları-IV




saatler


~~ayrılığı beş geçiyor~~



"Elde mızrap, dilde türkü değilsin
Nasıl çalsın, söylesene saz beni?
Bende ben ol, herkes seni ben bilsin
Bak aynaya, senden gizli süz beni"




Her sabah, iyi karşılamaz insanı.. Bazı sürprizler kötüdür..

Kırmızı, Duman'a dokunmak istediğinde, o kayboluyordu. Kırmızı'nın elleri, Duman'ı teğet geçti.. Dokunamadı.. Dumanlar tutulamazdı.. Görmek için, uzaktan izlemek gerekliydi.. Sevmek için, uzaktan sevmek..

Akrep ayrılığı, yelkovan acıyı gösterdi..

Kırmızı'nın kalbine kor kırmızı bir ateş düştü.

Koyu bir duman yükseldi o ateşin üstünden..

Yeryüzünün tüm acıları aktı Kırmızı'nın kalbine..

Gözleri bir anlığına birbirine takılı kaldı..

Son kez..

Kırmızı, gözlerini verdi dumana..

Duman, onun gözüyle son kez Kırmızı'ya baktı..

Bir çiçek yeşerdi usulca..

Duman ağlayacaktı.. Kırmızı'nın gözlerinden süzüldü yaşlar..

Ayna paramparça oldu..Parçalar yerlere dağıldı..

Duman'ın kalbini kesti bir parçası.. Kopkoyu kan, Kırmızı'nın sinesinden aktı..

Geldiği gibi gitti Duman.. Öyle ansız..

Yeryüzünün tüm kırmızıları soldu..

Maviler, kan kızılına boyandı..
*****

07.05.2008/Ankara

iç gıcırtıları-III







-Tek hecelik mahur beste-


~~aşk~~



Kim o, deme boşuna...
Benim, ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına;
Başdan başa sen.

Özdemir Asaf





Duman, camın ardındaki can...

Duman, kırmızı..

Kırmızı da duman..

Kırmızı, Duman'ın ellerini, gözlerini ve kalbini gördü..
Duman, elleriyle gördü Kırmızı'yı.. Gözleriyle sevdi.. Kalbiyle ağladı..
Kırmızı teninden soyundu.. İçini açtı.. Sözlere büründü..
Duman, Kırmızı'nın sözlerine yüzünü sürdü..
Saatler aşkı gösteriyordu.. Kapıyı çalmadan girdi aşk..
...
A şk, anlatılamayandı..
Ş üphesiz, elde olmadan, ele geçirendi..
K aderdi..
...
A cıyı
Ş ikayetsiz
K abullenmekti..
...
Kırmızı, kağıttan gemilerle dünyayı dolaştı.. Bir kuşun kanadından seyretti hayatı.. Parmakları kırmızı tomurcuklar açtı..
Duman onu hep bekledi.. Kırmızı, her sabah Duman'a koştu.. Ses çıkarmadan konuştu onunla.. Hiç duyan olmadı..
Ölesiye sevdi.. Çaresizce sevdi.. Sevilmeyi beklemeden sevdi..
Onu tanıdıktan sonra, aşka bürünmekten başka seçeneği yoktu..
Artık tüm renkleri dumandı.. Mavimsi gri, grimsi lacivert, lacivertimsi mavi..
...
Kendi gibi karanlık gece, ikisinin de üstünü örttü..
Ağlamadı Kırmızı..
Hiç şikayet etmedi..
Onun adı geceydi..
Nasılsa gidecekti..


.......

iç gıcırtıları-II







~~Duman~~


"dolaştım gümüş bir uykunun içinde
peşisıra yabanıl beyaz kısrakların,
geçtim hızla kundağımın ve taşımın önünden,
gördüm:bir odada yapayangın,
toplanmıştılar
deldiğim zaman, sigara dumanı,
namludan çıkan mermi-
uyandım,durdurtacakken:
içimde çarpışan iki tren."



Kırmızı, ayaklarının ucuna basarak içeri girdi. Usulca kapattı odanın kapısını.. Derin bir nefes aldı. Odanın loş ışığında, köşede bir insan silueti gibi görünen karaltıya baktı. "Işık.." dedi içinden.. "biraz daha ışık gerekli.." Pencereye doğru yürüdü. Perdeyi araladı. Dışarıdan süzülen aydınlık, gözlerini kamaştırdı ilk önce..

İnsan silueti, şimdi gerçek görünümüne kavuşmuştu. -beyaz bir bez parçası-

Kırmızı, şövalesinin üzerindeki beyaz örtüyü kaldırdı. Geriye çekilip, hayal gücünün tualde bıraktığı izleri seyretti. Tablo, henüz tamamlanmış sayılmazdı. Ayrıntılar bitmemişti. Ayrıntılar olmadığında, bütünlük de yok sayılırdı.

İçinden gelmiyordu.. Tek bir fırça darbesi bile.. Tualin üzerini tekrar örttü. Elindeki paleti yere bıraktı.."En zoru da ayrıntıları tamamlamak" diye geçirdi içinden..

Arkasını döndü. Karşı duvarda asılı duran boy aynasında kendisini gördü. Kıpırtısız bir gölgeye bakar gibi baktı. Ürktü bir an için.. Sonra, gölge oyunu geldi aklına.. Yan dönüp, ellerini öne doğru uzattı. Vücudunu hiç kıpırdatmadan, sadece ellerini hareket ettirdi. Gülümsedi kendi kendine.. Aynada gölge oyunu olmaz ki dedi.. Gölgeler karanlığı sever.. Aynalarsa, aydınlığın bekçileri..

Perdeyi kapattı.. Oda artık eskisi gibi loştu..

Kırmızı, ne kadar mavi, gri, lacivert renkte boya varsa, hepsini boşalttı.. Parmaklarını batırdı renklere.. Önce birine.. sonra ötekine.. sonra diğerine.. Tonlar birbirine sımsıkı sarıldılar..

Ta ki tek bir renk oluncaya dek : D U M A N...

Aynanın karşısına geçti.. Duman'a bulanmış parmaklarını sürdü cama.. Biraz daha sürdü.. Sonra biraz daha.. O sürdükçe, aynadaki görüntüsü de kayboluyordu.. Boyanın tamamı tükeninceye dek, camın üzerinde dans eder gibi hareket ettirdi parmaklarını.. Bir aşağı, bir yukarı.. Bir sağa, bir sola..

Geriye çekildi. Aynaya baktı. Kendisi olmayan kendisine..

Göz göze geldiler.. Duman ve Kırmızı..

Duman,

Bir ışık huzmesiydi..

Bir sis bulutu..

Berzah aleminden bir ruh..


......

iç gıcırtıları-I






~~Kırmızı~~



"Önce kristal fanusu kaldırdım kırmadan
Sonra usulca açtım altın kafesin kapısını
Fazla üstünde durmadan
Aldım avuçlarıma özenle yüreğimi
Çıkardım gün ışığına
Korunmadaydı ya
Kanatamamıştı kimse
Kanattım kendi elimle hiç düşünmeden
Şiire aktı kanı
Kimseler görmeden"




Kırmızı.. adı üstünde kırmızı'ydı..
Kırmızı kan'dı.. Her söylenene kandı..
Kırmızı gül'dü.. Aynaya baktı, kendine güldü..

Zihnini açıp okumak mümkün olsa, Picasso'nun ağzı yüzü birbirine girmiş soyut resimleri gibi bir tablo çıkardı ortaya.. Netlik yoktu yaşamında.. Hiçbir şey belirgin olmamıştı. Gölgeleri severdi Kırmızı.. Küçükken, elektriklerin sıkça kesildiği anlardan birinde, gaz lambası ışığında, gölge oyunu oynamayı keşfetmişti. Elini şekilden şekle sokar, sonra da duvardaki koskoca aksine bakıp, hayaller kurardı.

Ne çok gölge girip çıkmıştı yaşamına, ne çok yansıma.. ve ne çok renk.. Kimi zaman bir mavi soluğunda uyumuş, beyaz düşler görmüş.. kimi zaman da, siyahlara uyanmıştı. Ama o, hep kırmızıydı. Kırmızı, hüzünden bozma mutluluklardı..

"Sanat kimin için?" diye sormuşlardı mektepte.. "toplum için mi, sanat için mi?".. "Sanat benim için" demişti Kırmızı.. Sanat benim içimdeki "aşk".. Anarşist bir ruh huzursuzluğu.. Öyle ya.. İnsan, aklından zoru yoksa, sanata bulaşır mı?.. ya da aşka?.. Sanatçı ya da aşık, ya da her ikisi birden olabilmek için, bir parça zorun olacak hayatla..


....






bazı şeyler


Şu sokağın başındaki akasya ağacına özeniyor insan bazen..

Özellikle düşünmekten yorgun düştüğü günlerde..

Eğilmiş dallarını rüzgarın insafına bırakışıyla,
Her şeyi kabullenmiş,
Ömrünün son demlerinde de olsa kayıtsız kalabilmeyi öğrenerek huzuru yakalamış,
Çizgilerinden utanmayan yaşlı bir bilge gibi duruşuyla..



Hem de yorgun bir savaşçı gibi,
Her türlü imkan ve şeraitte ayakta kalmayı başarışıyla,
Her mevsim yeniden çiçek açışıyla..

Bir kalp taşımaktan bitap düştüğünü hissettiği günlerde özellikle..

Kalpsiz olmayı düşlüyor insan bazen..

Hayatın kendi kalp atışlarına tutunarak yaşayabilmeyi..

Bir ağaç gibi başı dik, dalları eğik.. kök salabilmeyi derinlere.. ve taşıyabilmeyi yarını düne..

Hiçbir sözün incitmediği ve kimseyi incit/e/mediği bir dünyayı düşlüyor insan nafile yere..

Bütün pembeleri baştan çıkarırcasına,

Kopkoyu kahkahalar attığı günleri hatırlıyor bir de..

Ve anlamını bilmediği kelimelerle yargılandığı çocukluk günleri geliyor aklına..

Anlam aramamayı da öğreniyor insan hayatta.. azalıp çoğalan anlamlara bel bağlamamayı da..

Herşeyden geriye kendisinin kaldığını görüp,

İçinden havalanan kelebeğin ömrüne ağlamamayı da..


2 Eylül 2008 Salı

gülüş


düştüm senin gözlerinden

ya da sadece gözlerinde bir düştüm..

gamzende çiçek açmış kimsesiz bir gülüştüm..